Urla’da çevresindeki ilk uzun gezimizi bu sene Ramazan Bayramı’nda yaptık. Önceki gelişlerimizde Beğendik Abi Lokantasını keşfetmiştik. İlk durağımız yine aynı adres oldu. Çevresinde alternatif mekanlar da açılmış. Bir de yılların eskitemediği esnaf lokantası Şafak var, uğramadan geçmediğimiz.
Yemek sonrası Urla Sanat Sokağı’na bakalım dedik. Eskiden bu sokağın her köşesi ayrı güzel-Dİ. Geçtiğimiz aylarda altyapı çalışması için yapılan kazıda tarihi eserlere rastlanınca kazı öylece bırakılmış. Sanırım Belediye ne yapacağına henüz karar veremedi. Ancak esnaf için bu yaz bitmiş , kısa sürede düzelecek gibi değil sokak. Sokağın başında kışın da ayrı güzel olan Fırın Vourla’nın yazlık mekanı var. Zarif sahibesi Özlem Hanım’ın dekorasyon zevki mekana yansımış. Yemeklerinse hepsi birbirinden güzel.
Urla’nın köylerine gelince;
Kuşçular’da dolaşarak başladık turumuza. Köy kahvesinin hemen yanında Kırmızı adlı Sanat Atölyesi var. Ankara’dan gelip Urla’ya yıllar önce yerleşen Arzu Hanım, hem eserlerini burada üretiyor hem de çocuklar için resim ve seramik atölyeleri düzenliyor. Bir İstanbul’lu olarak “Burası kışın da açık mı? Çok gelen giden oluyor mu? Neden Kuşçular?” gibi sorularımla Arzu Hanım’ bezdirsem de o kibar bir şekilde bütün sorularımı yanıtladı. Çocukları getirmeye and içerek ayrıldım oradan. Yan taraftaki Mor Cafe ise ayrı bir dünya. Binnur Hanım da İstanbul’lu bir yazılımcı iken kapıyı çekip çıkmış, çıkış o çıkış. Buradaki hayat ona iyi gelmiş, keyfine diyecek yok.
Ya Bademler Köyü’ne ne demeli? Bu sanatsever köydeki tiyatro ekibi her sene farklı oyunlar sergiliyor, ne güzel.
Urla’da bir diğer güzellik de Urla Bağ Yolu. Alkollü içki üretiminin önündeki tüm engellere rağmen en az on firma şarap üretimi yapıyor, tadım etkinlikleri düzenliyor. Üreticilerin hepsi eğitimini aldıkları bu zorlu iş için varını yoğunu ortaya koymuş kişiler. Urlice ’de Reha Bey şaraplara pizzaları eklemiş, nefis bir lokanta yapmış. Usca ’nın bölgeye hakim manzarasında Şarap-Peynir akşamları var. Şarap evlerinin içindeki şömineler bana güzel bir yılbaşı akşamını hayali kurduruyor, kışın güzel olur buralar.
Yağcılar Köyü’ndeki Bağ Evi, sessiz köye yayılan caz ezgileri ve nefis yemeklerle “Çeşme ve Alaçatı’da ne işimiz vardı yıllarca?” dedirtiyor. Köyün sakinliğine ve Bağ Evi’nin mimarisine hayran olmamak mümkün değil.
Yaz tatili demek plajlar demek. Çeşme’nin “beach club”ları yerine yerine daha sakin ve mütevazi koylarını tercih ediyoruz biz. Deniz Yıldızı, Marika gibi yerlerde çocukları deniz kenarına bırakıp sakin bir gölgeliğe çekilmek –bayrama rağmen- mümkün.
Urla’daki kahvaltıların hangisini saymalı bilmiyorum. Fiyat performansı görünce İstanbul’da kahvaltıya gitmeye son diyorum içimden. En salaş yerde bile özenli köy kahvaltıları, el açması gözlemeler, sıcacık köy ekmekleri karşılıyor bizi. Kahvaltıdan kalkmak bilmiyoruz, bu sebeple öğle yemeklerini pas geçmek zorunda kalıyoruz. Tepe Kahve, Event Garden, Çınaraltı ilk aklıma gelenler.
Karaburun ayrı hikaye. Yıllar önce geldiğimizde kavislerden yılıp yarı yoldan dönmüştük. Yeni yol Karaburun’u daha ulaşılabilir kılmış. Bu iyi mi kötü mü bunu zaman gösterecek. Karaburun yolunda Saipler Köyu Kır kahvesindeki kahvaltıyı de es geçmeyelim. Ortalıkta dolaşan sevimli amcanın kahvenin sahibi olduğunu öğrenip sohbete koyulduğumda onun da bir İstanbul kaçağı olduğunu öğreniyorum. Yıllar önce Bebek’ten kalkıp gelmiş buralara. “Artık burası da kalabalıklaştı” diyor. Bize cesaret veriyorsunuz dediğimde ise “ Cesarete gerek yok, suya atlayın mutlaka elinizden tutan oluyor” diyor.
Karaburun’u geçince Lipsos otel karşışıyor bizi. Bize kendi iç sesimizi dinleme şansı veren sakinlikte Lipsos. Burada bile akşam yemeği için rezervasyonsuz yer bulmak mümkün değil. Ata Bey’in kendi tuttuğu balıklardan oluşan ziyafetin namı her yere yayılmış belli ki.
Anıları cebimize koyup İstanbul’a dönen kalabalığa karışma zamanı geldi. Bir kez daha “Başka bir yaşam mümkün” diyerek ve bu konuda çalışma motivasyonumuzu yanımıza alarak araçlara doluşuyoruz…


